Türkiye'de son yıllarda artan kadın cinayetleri ve aile içi şiddet vakaları, toplumun gündeminden düşmüyor. Ancak, bazı hikayeler o kadar çarpıcı oluyor ki, her biri birer uyarı niteliği taşıyor. İşte bu hikayelerden biri. Bu yazımızda, şiddet dolu bir evlilikten kurtulmaya çalışan bir kadının trajik sonuna tanıklık edeceksiniz. Ailesinin yanında bile kendini güvende hissedemeyen genç kadın, boşanmak istemesi üzerine yaşadığı psikolojik ve fiziksel işkencenin sonrasında, hayata veda etti.
Evli olduğu kişi tarafından yıllarca süren fiziksel, duygusal ve psikolojik şiddetin mağduru olan genç kadın, bu durumu ailesine dahi açamamıştı. Kendini çaresiz hisseden kadın, her gün yaşadığı dayanılmaz eziyetler için bir çözüm ararken, boşanma kararı almıştı. Ancak, bu karar onun için bir kurtuluş olmanın ötesinde, hayatının sonunu getiren bir adım oldu. Kocası boşanmak istemesine karşı büyük bir öfke ve şiddetle yanıt verdi. Maalesef, birçok kadının yaşadığı "boşanmak istemek" cesareti bu defa kurbanın sonunu getirdi. Bu durum, kadının bir başka hayat hikayesinin daha karanlık bir yüze dönüşmesine sebep oldu.
Hiranyakaranlar adına, kadınların boşanma hakkı arayışıyla başlayan her hikaye, toplumda birer tartışma ve mücadele unsuru haline geliyor. Ancak şiddet gören kadınlar için bu süreç çoğu zaman son derece zorlayıcı olmaktadır. Bu olayda, genç kadın boşanmak istemesi sonrasında yaşadığı tehditler ve fiziksel saldırıların ağırlığı altında ezilmiş, sonunda hayata veda ederek bir trajediye dönüşmüştür. Bu durum, sadece bireysel bir olay değil, aynı zamanda toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinin ve erkek egemen anlayışın bir yansımasıdır. Kadına şiddet, yalnızca bedensel bir tehdit değil, aynı zamanda ruhsal ve toplumsal bir sorundur. İş yerinde, sokakta ya da evde sorunları büyüten bir faktör haline gelmektedir.
Bu tür acımasız cinayetler karşısında toplumun doğru bir şekilde bilinçlenmesi ve kadınların haklarının korunması adına adımlar atılması belirli bir zorunluluk haline gelmiştir. Birçok referansın başını çeken 6284 sayılı Kanun, kadınların korunması adına önemli bir yasal zemin sunmaktadır. Ancak yetersiz bilgilendirme, geç kalınmış müdahaleler ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri bu yasaların etkinliğini artırmak yerine, etkisiz hale getirebilmektedir. Bunun önlenmesi, gündelik hayatta ve evlerde farkındalığın yükseltilmesi gereken bir konudur.
Birçok kadın, yaşadığı sorunları dile getirmekten korkar hale gelmiş durumdadır. Özellikle şiddetli bir ilişki içinde olan kadınların, yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yaşadığı travmalar, boşanma ya da ayrılma isteği üzerine daha da derinleşmektedir. Bu durum, toplumsal cinsiyet rolleri ve toplumsal baskı ile birleşince, kadının hayatında bambaşka sonuçlar doğurabilmektedir. Bu trajik hikaye, adaletin bu tür vakaları ele alması ve toplumsal algının değişmesi için ne denli önemli olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır. Kadınların güvenli bir ortamda yaşayabilmesi için toplumsal bir değişimin yaşanması kritik bir aşama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç olarak, cinsiyet eşitsizliği ve aile içi şiddet konusunda alınacak önlemler, sadece bireylerin değil, tüm toplumun geleceği için hayati öneme sahiptir. Yaşanan bu acılı hikaye, kadınların yaşadığı sorunları gözler önüne sererken, toplumsal bir mücadelede her bireyin üzerindeki sorumluluğu da ortaya koymaktadır. Kadınların özgürce yaşamaları, kendilerini koruyabilmeleri ve haklarını arayabilmeleri için el birliğiyle mücadele etmenin zamanıdır. Bu tür trajedilerin bir daha yaşanmaması dileğiyle, toplumsal bir farkındalık yaratmak hepimizin görevi.